3 Mart 2009

Küçük Amerika

Anadolu'nun iç bölgeleri Teksas'a;
Doğu'su Kayalık Dağları'na;
G.Doğu'su Meksika sınırına;
sahilleri Kaliforniya'ya;
İzmir'i Boston'a;
İstanbul'u New York, Singapur, Hong Kong vb.ne
iyice benzemeye başladı, sulandırılmış, asidi kaçmış bozuk kola misali tadı kaçık, halkı toptan kaçık ya da tek düze bir halk yığını olmaya iyice yaklaşıyoruz. CNN Türk'te yemek programı sunan Mehmet Yaşin'in Vatan Gazetesi'ndeki mülakatını okuyunca bu kanım iyice netleşti. ( Anadolu alkolsüz bir yarımada olacak, Bırakın Erzurum’u, Balıkesir’de bile bir tek içkili restoran kaldı)

27 Şubat 2009

Bir inancın içi nasıl boşaltılır?
























Mine G. Kırıkkanat
Sidikli düşmanlık

Sorunun cevabını

Mine Kırıkkanat çok manalı bir örnekle anlatmış.
Bana göre Türkiye'de yaşayanların din anlayışında pek farkedilmese de Hindistan kaynaklı etkiler çok büyük. Zaten İslamiyet'te de bu etkiler çokça, nasıl ki İngilizler Latin kültürünü Fransız süzgecinden aldılarsa biz de Hindistan etkilerine çok açık olan İslamiyet'i yine Hint kültüründen epeyce etkilenmiş İran'dan devraldık. Bu bağlamda yazı bence daha da önemli.

Hindistan'da inekler, bizde de koyunlar çarpık dini dogmaların tezahürü. Hindistan'da ineklere kutsiyet atfedenler, bizde de her Kurban Verme ayında ortalığı kan gölüne buluyor. İnekler koca Hinduizm'in neredeyse tek sembolüne dönüşürken, türbansa memleketimizde aynı konumda.
Yazıyı okuyunca Mekke Kola'nın ve Yahudilerin Koşer'ine özenen Helal gıda uygulamasının ne demek olduğunu daha iyi anladım.

Milliyetçilik'in son derece dünyevi bir konu olduğu halde insanlara din sosuna bulandırılıp sunulması, imaj kaygısı ve reklam-pazarlama taktiklerinin Hristiyan misyoner ahlak(ını)sızlığını aratır olması miğde bulandırıcı, kusmak istiyorum.

Hindistan kast sisteminde tıkanırken Türkiye'yse işbilir, kurnaz mürteciler; bin yıllık-yüz yıllık hayallerinin peşinden koşarken kendilerini Türkiye'de bulan Neo-Anadolular; referanslarını Batı'da görenler; sekizyüz yıldır ovalarda ve dağlarda sindirilenler; ezelden beridir hiç bir dini, kimliğine tam olarak yedirtmeyen üç bin yıllık orijinal Anadolulular ve onların Doğudan gelen benzerleri olan önce kuraklık, sonra sıkışıklık, en sonunda da Cengiz Han vb..lerinin mağdurları ve kaçkınlar arasında sıkışıyor. Post-modern heterojenlik mi, Modern homojenlik mi kazanacak göreceğiz ama her iki durumda da kim kazanacak o önemli!

25 Şubat 2009

Aristoteles sağolsun. Spartaküs'ü beklerken...


İyi'nin ne olduğu konusunda değer yargıları sağa sola savruluyor.
Efendi-köle, karı-koca, baba/anne-aile ilişkileri yeniden yorumlanıyor.

Yeni köleler ve efendiler dönemindeyiz. Gerek ailede gerekse de şehirde yeniden tanımlanan ekonomik ilişkiler ağı hukuku, ahlakı biçerdöver misali ezip geçiyor. Yeni yurttaşlara yüksek bir yaşam düzeyi sağlanıyor. Kimilerinin özgürlüğü ötekilerinin köleliğine bağlı. Uygar bir halkın (yaratılan yeni efendiler) kendi kültür kalıtımını sürdürebilmesi için, öteki ırkları, toplulukları sömürmesi ve insan haklarından mahrum bırakması gerekir.

Yeni yurttaşların geçimi çalışmaya değil mülkiyet, faiz ve soyguna dayanmaktadır. Kölelerse tutunmak için mülkiyet kazanmanın peşindedirler, aralarından bazıları hizmetçi kategorisine geçerler, bu bir yurttaşlık değildir ama en azından köle olmaktan iyidir, fakat hizmetçilerin sayısı sınırlıdır, çok hizmetçi az iş yapar da ondan. Hizmetçiler çalışır ama öylesine, çok değil. Köleler çok çalışır ama nafile. Hizmetçiler kölelerden çekinir, farkedilir diye, o yüzden sırtını dayar efendiye.

Kölelerin yiyeceğini sağlamaksa popüler bir iştir. Kölelerin dekor olduğu, yeni yurttaşların pislik temizleyen deterjan misali yardım duygularını kullandığı, yardım yaparken köleliğe yataklık yaptıkları o bildiğimiz sömürü düzeni. Yeni yurttaş finansçılar oyun oynayarak, yeni yurttaş tacirler kazıklayarak köleleri yağmalamaktadır, bu onların geçim kaynağıdır.
Kölelelerin düşünme yetileri körelmiştir, çocuklarınkiyse gerilemiştir. Kölelerin yeni erdemi itaat, uslu durmak, efendimiz nimet-efendimize şükret çizgisindedir.

Başıboş eşekler misali harcamalar ve cinsel aktivite denetimsizdir. Doyumsuzluk hattında mutsuzluk kat kat büyümektedir ya da tersi. Hoşnutsuzluk ve suç hep gündemdedir.

İstikrardan anlaşılan büyük farklılıklar yaratan mülkiyet ve servette hakça dağılım değildir. İstikrardaki amaç; yeni efendi yurttaşların işin suyunu çıkarıp, her şeyi yüzlerine gözlerine bulaştırmalarını önlemek, köleler ve hizmetçiler içinse daha fazlasını talep etmeyi önlemektir, bu durum onları ezmez ama zayıf bırakır.

Köleler ekmek, şarap ve gösteriden başka bir şey düşünemez olmuştur, bu durum yeni yurttaşları köle belasından uzak tutar, kölelerin bir kısmıysa pis işlere bulanmıştır. Köleleri yönetmek uyanık bir iktidarın işidir, köleler başıboş kalırsa kendi benliklerini bulur, eşit hak talep etmeye başlar, pek fena davranıldı mı da kınayıcı ve ayaklanıcı olurlar, maharet gerektiren bir dengedir.

Keyfi yönetim ve tiranlığın önünde anayasa ve gelenekler duramamaktadır, anayasa oyuncak, yasalar hilkat garibesidir.
Cüretkar ve hamasi tavırlar hep puan toplar, köleler ayran budalası...
Denetleyenler pek rahat, denetlenenler baskı altında gizlice yasaları çiğnemektedir.
Yeni yurttaşlar sürekli savaş halinde olmuşlardır ama barış nedir bilmezler, savaşı kazanınca doyuma ulaşıp orgazm olurlar ve sonrasında çökerler.
Demokrasi toprağı heyelanla kaymış ve altındaki demagoji zemini ortaya çıkmıştır.
All happy, lucky, fucky; sheeps, bitches, pussies, asshole slaves...

20 Şubat 2009

Canlı yayında ilginç tartışma! Nurşen Mazıcı :)


Bir Nurşen Mazıcı klasiği, O'nu bize kazandıran Ruhat Mengi'ye teşekkürler:)

Hamza Türkmen:
Laiklik bir kere, bir, bize ait bir şey değil.

Nurşen Mazıcı:
İslam da bize ait değil beyefendi. Suudi Arabistan'dan gelme, o da ithal bir şey
.


Hamza Türkmen:
Ben Müslümanım

Nurşen Mazıcı:
Ama o da ithal, bize ait değil.


İşte cevap böyle olur! Nurşen Mazıcı hocamız lafını da koymuş:)))

19 Şubat 2009

Değişmeyen Siyaset

Hep aynı insanlar siyaset yapıyor veya siyasette değişim yaşanmıyordan yakınmayacağım
(gerçi 2009 Mart'ında Yerel Seçimler geliyor, umudum değişimin dürüstlükten ve verimlilikten yana olması) ama tepkisizliğin sonuçları sadece siyasette de görülmüyor; herhangi bir anlık, 2 saatlik, günlük ya da her hangi bir zaman kesitinde olsun birarada olduğumuz zaman tepkilerimiz ya şiddete dönüşüyor ya da sönük kalıyor. Siyasette veya herhangi bir sonucu elde etmeye yönelik topluluk içinde insanın elinde güç, (iyi) niyet, ciddi tepki biraraya gelip insanı katılıma zorlayabilir. Bu üçlüyü yaratmak içinse altyapı lazım, elimizden en iyi gelebilecek olan da bu aşama da o altyapıyı sağlamak.
Yazıyı yazmama sebep olansa If İstanbul Film Festivali'nde seyrettiğim İsveç filmi İstemsiz-Involuntary'de (aslında Gönülsüz diye çevirmek aslına daha uygun olurdu) gördüğüm bir eğitim sahnesiydi. Sahnenin konusu şöyle; öğretmen sınıftan seçtiği (bana kalırsa biraz da çekingen) bir öğrencisini dışarıda çıkartıp bekletilir. O dışarda beklerken içeride öğretmen sınıftaki öğrencilerle anlaşır, anlaşmaya göre dışardaki öğrenci içeriye girdiğinde tahtadaki şekillere ilişkin vereceği yanıtların hep tersi söylenecektir. Mesela bir uzun çubuk çizilmiş bir de kısa, öğretmen hangisi uzun diye sorduğunda öğrenci uzunu işaret ederken sınıf kısanın uzun olduğunu iddia edecektir. Filmde öğrenci, dördüncü denemede önce doğru olanı işaret etse de, hemen kısa süre sonra yanlış olanı sınıftaki gürültücü kalabalığın uğultusu baskısında, yanlışı işaret eden parmaklar arasında yanlışın doğru olduğunu kabul eder.
Sonuçta hem İsveç eğitiminin bireyin özgürlüğünü kazandırmaya dönük olduğunu görüp bir daha hayıflandım ama toplumsal itirazın güdük kalışının sebebini bir kez daha anladım. İtiraz etmek içimize sinmemiş, kuşku duymak kuruntuyla özdeş hatta kuşku duyanlar gözden düşmeye mahkum, neyse sonuçta bu mesele de geldi çattı şu meşhur "her şeyin başı eğitim" lafına ama ben okul eğitimi dışında da pek çok şey yapılabileceğine inanıyorum, onu da gelecek yazılarıma saklayayım.

15 Şubat 2009

Güneş enerjisiyle çalışan cep telefonunu

Samsung, güneş enerjisiyle çalışan tam dokunmatik ekranlı cep telefonunu üretti.

Güney Kore’li elektronik üreticisi Samsung, arka kapağında Güneş enerjisinin toplanmasını sağlayan bir panel bulunan ve bu sayede enerjisini Güneş’ten alan cep telefonu “Blue Earth”ü tanıttı. Kullanılmış plastik şişelerden elde edilen PCM malzemesiyle üretilen mavi renkli telefon insan sağlığına ve doğaya zararlı olduğu bilinen berilyum, fatalat ve BFR (Brominated Flame Retardant - Alevlenmeyi Engelleyen Brom) kullanılarak üretilen parçalar içermiyor.

Şimdi bu haberi okuyunca aklıma arkasındaki ufak el değirmenini çevirerek şarjlanan telefon da geldi. Aslında enerji verimliliği ve tüketimi için o kadar çok çözüm var ki! Dünya'nın altını üstüne getirip petrol bulucam, kömür yakıcam diye ortalığı tozu dumana katmanın bedellerinden iyice sıkıldım, son 250 yılımız bu saçmalıklarla geçti. Güneş, rüzgar, dalga, okyanus akıntıları, jeotermal, su, hidrojen, suyun aktığı yerlerdeki yükseklik farklarından faydalanan jeneratörler, manyetizma, ışığın fotonlarının özümseyici sistemler vs... nice çözüm ortada ama kimse dönüp ciddiyetle bu işe girişmiyor ya da girişmeleri istenmiyor. Araplara, Ruslara, ABD'ye ve petro-kömürle alakalı her türlü sistemi üretenlere para kazandırmaktansa kendi elektriğimi kendim üretmek isterim, burası Türkiye olduğu için ondan da hava parası alamaya kalkarlar ya neyse, onun da mücadelesi başka olur:)

11 Şubat 2009

Ölümden para kazanmak - Profiting From Mortality

Eskiden firavunların piramit mezarları soyulurdu, şimdilerdeyse daha ölmeden cenazesi para eder olduk.
Başbakan RTE'nin
dil sürçmesi sonucu önce “Eşek ölür kalır eseri. Pardon pardon” deyip, sonra da “Eşek ölür kalır semeri, insan ölür kalır eseri” diye düzeltmesi üstüne de “medyaya malzeme çıktı” demesiyle birlikte ehh ben de artık blog yazarı olarak Aydın Doğan olamasam da kendi blogumun patronu olduğuma göre; bu hangi ruh halinde söylendiği anlaşılamayan, hayli tuhaf ve ne yöne gittiği belirsiz lafın [Yalçın Küçük (Epilepsi ve Orgazm)] aşağıdaki bağlantıyla bir alakası olabileceğini düşündüm.
Kapitalizm'in verimlillik anlayışının ne kadar insancıl olduğunu gördüm. Kapitalizm'i Akbaba mı, Kuzgun mu, Karga mı artık hangi gudubet hayvana La Fontainevari benzetirsiniz bilmem ama bu ölüm senetlerinin hiç de hayırlı olmadığı kesin, benim korkum Mortgage [Morkıç] saçmalığından sonra bizim cin fikirli, pek kurnaz, gözlerinden zeka değil de "abi bu adam da ne kekmiş" diye sevinç parıldayan bazı Türklerin de bu işlere soyunması.

http://www.businessweek.com/magazine/content/07_31/b4044001.htm


JULY 30, 2007

Death bonds may be the most macabre investment scheme ever devised by Wall Street